Ali Sefünç

 

  Anasayfa     Biyografi     Basın    Güncel Yazılar    Fotoğraflar     Fotoğraflar    Prof. H. Pokus'un Günlüğü     Makaleler

 

ŞERRE YOR HAYIR OLSUN

Ekonomik kriz herhangi bir ekonomik yapının durgunlaşması, gerilemesidir kısaca. O hiç arzulanmayan çöküş seçeneğini aklımızdan bile geçirmeyelim en iyisi. Krize giren yapı bazen ülke ekonomisinin belli bir kesimi, bazen de tamamıdır. Şirketler kötüleşen ekonomiden mutlaka bir pay alır. Alınacak payı büyültmek veya küçültmek iş insanlarının elindedir. Şirketlerin tek derdi ülkede yaşanan ekonomik krizler değildir. Kötü yönetilen şirketler ortada bir ekonomik kriz yokken de kolaylıkla sıkıntıya girebilir. 
Farklı dönemlerde yaşanan ekonomik krizler her zaman aynı özellikleri taşımaz. Dolayısıyla krizlerin her sektörü, her şirketi aynı biçimde ve ölçüde etkilemesi beklenemez. Etkilenme farklıysa kurtuluş çareleri de farklılık taşımalıdır. Girişimci ve yöneticilerin sorun ve çözüm anlayışı, içinde bulundukları koşullar çerçevesinde belirginleşmeye ihtiyaç duyar. Örneklemek gerekirse, döviz kurlarının çok düşük kaldığı dönemlerde ithalatçılar bayram ederken üretici ve ihracatçılar krize girer. Yerlerde sürünmeye uzun süre dayanamayan döviz kurları aniden yükseldiğinde ise tam tersi gerçekleşir. 
Ekonomik kriz derinleştikçe çözüm düşünceleri geliştirmek zorunda kalırız. Çözüm arayışı, değişen koşulları ve sorunları doğru analiz etmeyi gerektirir. Kurların hızla yükseldiği şimdilerde kurtuluş yolu doğruca ihracata yönelmekten, iç piyasada ihracatçı firmalarla bağlantı kurmaktan veya rekabet üstünlüğü taşıyan mal ve hizmetler üretmekten geçiyor. Sıradanlıktan kurtulmaya yarayacak başkaca yollar da ararsak buluruz elbette. 
Döviz kurlarının günümüzde eriştiği seviye, ihracata yönelik çalışanları en az 4-5 yıl boyunca rahat ettirecek güçte. İhracata yönelme şansı bulunmayanlar için tek çare, küçülmektir bazen. Küçülmek, kazanç getirmeyen ürünlerden ve cirolardan, kötü ödeme yapan riskli müşterilerden kurtulma fırsatı biçiminde algılanmalıdır. Tam zamanında küçülerek kaynaklarını koruyan şirketler yeniden yapılanmayı ve büyümeyi daha kolay başarır. Son ana bırakılan çözüm çabaları istenen yararı genellikle sağlamaz. Erteleme alışkanlığının sonu, hep geç kalmaktır. 
Ekonomik krizler aklımıza sorunlar yumağını getirir. Sorunlar çözüm yolları aramaya başlamamıza yol açar. İşte tam bu noktada sorunları ve çözümleri algılayış biçimimiz, sıkıntılardan kurtulma şansımızı etkileyen birincil unsur olarak karşımıza çıkar. Bir sorunla karşılaştığımda “Mutlaka bir çözümü vardır ama henüz ben bulamadım” diye düşünmeyi tercih ederim. Böyle bir yaklaşım, araştırma ve danışma sürecimizi yoğunlaştıracağı için devasız görünen sorunlarımızın birçoğuna sürpriz çözümler bulmamızı sağlayabilir. 
Sorunlarımızı “kaçınılabilir” ve “kaçınılamaz” sorunlar diye ikiye ayırmamızda yarar vardır. Kaçınılamaz sorunlar dünya ve ülke ölçeğinde gelişen, müdahale edemeyeceğimiz sorunlardır ve kimi zaman savaş ve doğal afet kaynaklıdırlar. Bu tür sorunlar yine de öngörülemez değildir, bazıları erken fark edilebilir. Örneğin, artan faizler ve kısıtlanan kredi imkanlarıyla beslenen her sektörün bir evrede bunalıma gireceği aşikardır. Yakın zamanda savaş çıkacağı söylenen bir coğrafyada turizm yatırımına para yatırmak anlamsızdır. Sorunun gecikmesi, başımıza gelmeyeceği anlamı taşımaz.
İş hayatı, “Hayra yor, hayır olsun” diyerek yönetilebilecek bir alan değildir. Böylesi bir bakış açısı sorunları görmezden gelmemize yol açar en azından. “Şerre yor, hayır olsun” biçimde bir bakış açısını daha gerçekçi ve verimli bulurum. Bir gelişmenin hayra mı yoksa şerre mi yol açacağını sorgulamadan belirleyemeyiz. Ruhunu rahatlatmak için her meseleyi hayra yoranların rahat yüzü görmesi zordur. Tanıdığım başarılı iş insanlarının büyük çoğunluğunda bir ölçüde paranoyaklık sezmişimdir. 
Kaçınılabilir sorunlar girişimci ve yöneticilerin zaaflarına, egolarına bağlı olarak doğan ve büyüyen sorunlardır çoğunlukla. Yaşanan sıkıntıların ne kadarının kaçınılabilir sorunlardan kaynaklandığını bilmeden bir kurtuluş planı yapmak hayli zordur. Uzun yıllar sürdürdüğüm yöneticilik ve girişimcilik hayatımda edindiğim tecrübe çerçevesinde hiç çekinmeden “En sağlam çözüm yöntemi sorun yaratmamaktır” diyebilirim. Önlenmesi mümkün olan sorunların hiçbiri gerçek sorun değildir. Koruyucu çözüm anlayışını koruyucu hekimliğe benzetebiliriz. 
Sorun çözme kabiliyetinin geliştirilmesini çok değerli buluruz. Peki ya sorun yaratmama kabiliyetinin değerinin farkında mıyız? Sorun yoksa çözüm peşinde koşup yıpranma angaryası da yoktur. Türkiye’de iş hayatımızın hemen her aşamasında ve hatta kişisel yaşamımızda çözmeye çalıştığımız sorunların birçoğu sorun yaratma kapasitemizin eseridir. Kontrolsüz borçlanmak, bilmediğimiz işlere girmek, zarar ederken aşırı harcama alışkanlığını sürdürmek, yanlış ortak ve yönetici seçmek, disiplini sevmemek kaçınabileceğimiz kök sorunlardır. Böylesi davranışlar dal budak saldıkça sorun listemiz uzar gider.
İş hayatında sıklıkla karşılaşılan bir yanılgı da sonuçların sorun sanılmasıdır. Sorun bataklıksa sonuç sivrisinektir, sıtmadır. Derdi hatalı ve gecikmeli üretim yapmak olan bir firmanın finansman zorluğu içine düşmesi sorun değil sadece kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu firma üretimini iyileştirirse sorun sandığı o kötü finansal sonuçlardan kolaylıkla kurtulur. Girişimciliğin kök sorunları inatla sürdürülen yanlış anlayışlardır. İstatistiklere göre Türkiye’de faaliyet gösteren şirketlerin %95’i aile şirketi. Aile şirketlerinde yaşatılan çarpık yönetim ve ortaklık anlayışı yaygın sorunların anasıdır. 
Yeterince farkında değiliz ama rekabetin sert fırtınalar estirdiği günümüz dünyasında kronik bir ekonomik krizin içindeyiz. Krizi geçici kabul etmek, kötü koşulların kısa vadede ortadan kalkacağını düşünmek adeta bir hayal. Şirketler kriz yönetimini kalıcı kılma gerçeğiyle karşı karşıya artık. Bireyleri uzun vadeli borçlandırarak büyüyen ve gözü doymayan küresel ekonominin nefesi daralmaya başladı. Çin, ABD gibi büyük ekonomiler arasında gerçekleşen ticaret savaşlarına tanıklık etmeye başladık. Böylesi bir dünyada şirketler katı ve köhne çerçeveler içinde kalamazlar. Yönetici ve girişimciler koşulların değişimine sürekli uyum sağlamak zorundalar. 
Şimdi bir kez daha tekrarlamak istiyorum: “En sağlam çözüm yöntemi, sorun yaratmamaktır.” Çünkü her sorun bizi enerji, moral ve maddi kaynak kaybına uğratır. Üstelik, ortaya çıkmasına izin verilen sorunlar neredeyse tavşan hızında ilerlerken, çözümler ne yazık ki kaplumbağa hızındadır.

Ali Sefünç