Ali Sefünç

 

  Anasayfa     Biyografi     Basın    Güncel Yazılar    Fotoğraflar     Prof. H. Pokus'un Günlüğü

KALDIRIM TAKINTISI'nın

İlk Sayfaları

 

Serhat Adında Biri       
 
Serhat, ayakkabı bağcıklarından birinin çözük olduğunu, apartman kapısı eşiğinin tam üstünde, adımını henüz dışarı uzatmaya yeltenmişti ki fark etti. Oysa hiç kuşkusu yoktu, evden çıkarken her ikisini de sıkı sıkıya bağlamıştı. Hayret! Oyunbozan bağcık birkaç kat merdiven inmeye bile nasıl da dayanamamış, ne de çabuk çözülmüştü!  
Hayatının son döneminde çabucak çözülen şeyler arasında bir tek ayakkabı bağcığı eksikti. Böylece o da listeye eklenmişti işte. İş ve aşk hayatındaki çözülmelerle eşdeğer sayılmazdı tabii ki ama bağcığın başına gelen de kendine özgü uyumsuzlukları beraberinde getiren bir çözülme türü değil miydi?
Kim bilir belki artık mokasen ayakkabıları tercih etmeliydi fakat onlar da sorunsuz sayılmazdı. Kısa sürede bollaşarak her an ayaktan çıkacakmış, insanı yarı yolda, yalınayak bırakacakmış gibi bir tedirginlik hissi yaratıyorlardı. Bu düşünceler, Serhat’a çocukluk döneminde belleğine yerleşmiş “yalınayak, başı kabak” tekerlemesini anımsattı. Kafasının kelleşme eğilimi gösteren alın üstü bölgesini bir elinin avuç içiyle sıvazladı o sırada.
Saç dökülmesi son zamanlarda iyice artmıştı. “Kellik” denen illet genellikle dertlilerin başına mı belaydı yoksa? Saçlarını hiç değilse bu düzeyde tutmalıydı. İlaç, masaj, doğal sabun veya başka ne gerekiyorsa o yolla işte. Bu amacına ulaşabilmek için seçeneklerden en az birini daha şimdiden kullanmaya başlasa iyi olacaktı.
Kaldırıma indi, elindeki çantayı apartman kapısının dış pervazına dayadı. Sonra yere, bağcığı düğüm tutmayan ayakkabısına doğru eğildi. Eğilmesiyle kafası kalp seviyesinin epeyce aşağısında kalmıştı doğal olarak. O sırada beynine üşüşen kan etkisini göstermişti ki durumunu tanımlayan en doğru cümleyi “şıp” diye buldu. “Ben hayatı kaldırımlardan izleyen bir adamım artık,” diyerek özetledi son durumunu. Hoşuna giden bu tanıyı birkaç kez daha yineledi. Ezberine almak ister gibiydi.
Kaldırımların adamıysa, onları arşınlamayı sürdürecekse zarif görünümlü mokasenler değil bağcıkları kolayına çözülmeyen, tabanı kalın ve sağlam ayakkabılar yakışırdı ona. Bir araya getirdiği bağ uçlarına sıkı bir düğüm attığı gibi doğruldu, çantasını bıraktığı yerden aldı, yola koyuldu. Az önce kafasına hücum eden aşırı kan, terk ettiği organlara dönmüştü. “Şıp” diye aklına gelen parlak saptamanın arkasını getirememesi belki de bu yüzdendi.
Çözülen şeylerini sağlam bağlamayı ne yapıp etmeli, bir an önce öğrenmeliydi. Aklından geçenlerin bir kısmı söze dönüştü, yüksek sayılabilecek ses tonuyla dudaklarından dökülüverdi. Kendi kendine konuşanlar hakkında neler düşünüldüğünü, onlara ne gibi isimler yakıştırıldığını anımsayınca panikledi. Dışa taşan iç konuşmalarını bir duyan var mıydı? Yaşadığı huzursuzluğun etkisiyle etrafına bakındı. Duyulmadığından kuşkusu kalmayınca, “Oh be,” diye geçirdi içinden. Göğüs kafesini dolduran derin nefes, kanındaki oksijen seviyesini alabildiğine yükseltmiş, dolayısıyla rahatlamasını sağlamıştı.
Kendini “kaldırımların adamı” olarak tanımlamayı gayet doğal buluyordu. Çünkü işsiz kalışıyla yaşam biçimi epeyce değişmiş, uzunca bir süredir günlerini kaldırımlar üzerinde geçirmeye başlamıştı. Hayatın kaldırımlardan görünen haline tanık oluyor, yaşananları oradan, ayaküstü yorumluyordu artık.
İşsizliğin yanı sıra bir de sevgisiz bırakılışı vardı. İçinde bulunduğu durum, hiç ayrılmak istenmeyen bir şeye dışarıdan hatta çok uzaktan bakmanın ta kendisiydi. Bu yüzden kimi zamanlar kendini sokağa atılmış ev kedileri gibi hissediyordu. O kediler ki kapı önlerinde, “Beni tekrar içeri alın,” dercesine miyavlayarak şanslarını denerlerdi. Bu, bazen işe yarardı. Kedi olmadığına göre düştüğü kaldırımlardan kurtulabilmek için o ne yapmalıydı?
Farkındaydı, terk etmekte zorlandığı bazı alışkanlıkları vardı. Bıçak gibi kesip atamazdı belki ama onların esiri de olmamalıydı. Bugünün koşulları böyleydi işte. Yarınaysa Allah kerim! Hayatın bitmeyen değişimler süreci olduğuna ilişkin bir tanım kulağına çalınmıştı. Kimden duyduğunu hatırlamıyordu şimdi. Değişimlere ayak uydurarak, kaybedilmiş gibi görünen geleceğini kaldırımlar üzerinde dolaşırken kazançlı kılabilirdi belki. Duyduğu söz gerçekten doğruysa... 
O sabah kahvaltı etmeden evden çıkmıştı, iyi ki öyleydi. Önce okkalı bir tükürüğün, sonra da yan yana duran, renk ve kalınlık farklarından ayrı cinsten köpeklere ait olduğu apaçık belli iki pisliğin üzerinden hoplayarak yoluna devam etti. Gözlerini mümkün olabildiğince bu nahoş görüntülerden kaçırmaya çalışmış, yine de öğürmekten kurtulamamıştı.
Pislik içinde yüzen yollar ve kaldırımlar kent çilekeşlerini trafiği kör düğüme çeviren, hayatın akışını altüst eden şiddetli yağışlara bile rahmet okutur hale getirmişti neredeyse. Serhat çiseleyen yağmurda yürümeyi, rüzgârın cama savurduğu iri yağmur tanelerinin çıkardığı tıpırtıları dinlemeyi öteden beri severdi.

 

 Tüm Kitap Satış Noktalarında

Koton Kitap

 

 

Bir önceki yazı