Ali Sefünç

 

  Anasayfa     Biyografi     Basın    Güncel Yazılar    Fotoğraflar     Prof. H. Pokus'un Günlüğü

Prof. H. POKUS'un Günlüğü -7- "Darbeliler"

 
Cumartesi sabahı, korkunç bir sesle uyandım. Üst katta darbeli matkap kullanıyorlarmış. Daha önce yaşadığım hiçbir ülkede böyle bir ses duymamıştım. Matkap betonu değil, insanın iç organlarını oyuyor sanki. Bizim apartman görevlisi İmdat’ı aradım, her zamanki gibi telefonunu açmadı. Arayana cevap vermeme, Türkiye’de salgına dönüşmüş. İlk aramada çok az insana ulaşabiliyorum. Bazılarına ise hiç ulaşamıyorum. Ne konuşacağımı bildikleri için cevap vermiyorlarsa, sıkıcı bir insanım demektir. Aman Tanrım, umarım öyle değilimdir. Belki de borç istememden korkuyorlardır.

Korkunç sese dayanamadım, üst kata çıktım. İmdat oradaydı, bir tabureye oturmuş, darbeli matkap kullanan işçiyi seyrediyordu. Saatin çok erken olduğunu söyledim. İmdat, “Ekmek parası için çalışıyorlar,” diye cevapladı. İlk duyduğumda, Türklerin bu sözü ekmeği çok sevdikleri için kullandıklarını sanmıştım. Oysa, ekonomik çıkarlarını korumak için böyle derlermiş. En sevdikleri yiyecek, mangalda pişirilmiş et. “Ekmek parası için,” denildi mi, yapılan her tür yanlışlığı kabullenmek zorunda kalıyorsunuz. Bu söz karşısında mantık ve yasa işlemiyor. Hırsızlık yapan bir insanın ekmek parasıyla oynamak bile affedilmez hata. Ve hatta ölümcül! Bu nedenle öldürülenlerin sayısının arttığı söyleniyor.

Ayakta dikildiğimi gören İmdat, bana bir tabure gösterdi. Oturmak istemedim. “Mr. Pokus, seyretmesi çok zevklidir, bu fırsatı kaçırma,” diye üsteledi. Çalışan işçi veya dozeri seyretmek, burada bir halk geleneği… İntihara kalkışanları izleyenlerin coşkusu, sabırsızlığı ise inanılmaz. Başarısız veya kararsız bir intiharcıya sevgi ve saygı duydukları söylenemez. Türkler böylesi durumlarda önemli işlerini kolaylıkla erteleyebiliyor. Örneğin, bizim İmdat… O saatte servis yapması gerekiyordu, yerinden kıpırdamadı. Darbeli matkap kullananı seyrederken kabak çekirdeği yiyordu. Aslında Türkler daha çok ay çekirdeği sever ama İmdat’ın tercihi genellikle kabak çekirdeği. Bir gün bana da çekirdek ikram etti. Kuş yeminden hoşlanmadığımı söyledim. Kabak çekirdeğinin prostata iyi geldiğini iddia etmesi aklımı karıştırdı. 

Gürültüyü engelleyememenin çaresizliğiyle evime döndüm, yüksek sesle klasik müzik dinlemeye başladım. Tam rahatlıyordum ki, darbeli matkabın ucu tavanı delip salona girmez mi! Hemen yukarı çıktım. İriyarı işçi, bir yandan matkabı kullanırken, diğer yandan telefon konuşması yapıyordu. Gözü matkapta değil, karşı apartmanda çamaşır asan kadındaydı. Matkaba abanan koluna yapıştım, onu durdurmaya çalıştım. Gücüm yetmedi. İşçi durmadığı gibi, birdenbire Arapça dualar etmeye başladı. Daha doğrusu, ben yanlışlıkla dua ettiğini sanmışım. Adam Suriyeliymiş, Arapça konuşuyormuş.
İmdat’tan zabıta çağırmasını istedim, duymazdan geldi. Tadilatı yapan firmadan bahşiş aldığından kuşkuluyum. “Şimdi zabıta çağırıyorum, zabıta!” diye sesimi yükselttim. Suriyeli işçi panik içinde matkabı bıraktı, bana bağırıp çağırmaya başladı. “Zabıta” kelimesi Arapçaymış, ben Türkçe zannediyordum. İşçinin dediklerini anlamadım ama o sırada bana beddua ettiği suratından belliydi. Belki de ölümle tehdit ediyordu. Sonradan öğrendim, bu sıralar inşaat işlerinde çok sayıda Suriyeli kaçak işçi çalıştırılıyormuş.

Ansızın bir Türk usta karşıma çıktı. Ekibin başıymış. Derdimi çözeceğini söyledi. Birlikte benim eve indik, tavandaki deliği gösterdim. Matkap kazası, acemi işçi cep telefonuyla konuşurken meydana gelmiş. O konuşmaya dalınca, matkabın ucu kalın betonu delip benim eve dalmış. Ekip başı, “Trafikte de telefon yüzünden çok kaza oluyor, böyle şeyler artık normal,” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı.  

İnanılır gibi değil, Türkiye’de telefon konuşmalarının yol açtığı trafik kazaları, alkol nedeniyle olanları geçmiş. Bu ülkedeki kazaların en büyük nedeni ise cahil cesareti… Cahil cesareti, Türkiye’de yaşamaya başladıktan sonra tanıştığım, ceza yerine ödül alan bir cesaret türü. Amerika’da aşırı dozda uyuşturucu kullananlarda, katliam yapanlarda gözlemlediğim cesarete benziyor.

Kızgınlığımı sürdürdüm, tavanı “alçı” denen bir maddeyle kapattılar. O gün matkapla çalışmayacaklarını, tadilat işlerimi % 40 indirimle yapacaklarını söyleyerek gittiler. Ben de buna karşılık zabıtaya şikâyet etmeme sözü verdim. Başıma gelenleri bildirmek için onarılan evin sahibine telefon ettim. Hayret, ilk çalışta telefonunu açtı, çalışanları uyarmasını istedim. Kadın birdenbire ağlamaya başladı, üzüldüm. Ustalar, onu da dinlemiyorlarmış, evi ele geçirmişler. Çeyiz sandığındaki dantelli örtüleri yere sermişler, pis işlerde kullanmışlar. Antika eşyalarının zarar görmesine dayanamamış, şimdi bir otelde kalıyormuş.

İçinde yaşanan bir evde onarım yaptırmanın risklerini böylece öğrendim. Ben kiracıyım, Türklerin dediği gibi, kiralık bütün evler benim sayılır. Özellikle mobilyalı kiralanan evler… Türkiye’de bir evden diğerine taşınmak da çok tehlikeliymiş. Şans yardım ederse, bazı eşyalar sağlam kalabiliyormuş. Türklerin kullandığı, “Üç taşınma, bir yangına bedeldir” Japon atasözünü duyduğum an, her şeyi daha iyi anladım. Günümüz Japonları bu atasözünden habersizdir sanırım.
Darbeli matkap sesi kesildi, huzurum yerine geldi, televizyonu açtım. Bütün kanallardaki programlar, darbeci gazetecilerle ilgiliydi. Türkiye’de herkes birbirini darbecilikle suçluyor. Darbecilerle ve onları savunanlarla ilişkiyi kessem, çevremde tek bir Türk arkadaşım kalmaz. Her gün yeni bir darbeci türü keşfediyorlar. Borsa gibi, bir tür darbeci hapse giriyor, diğeri çıkarılıyor…

Bu ülkede kendi darbecisini korumak isteyenler, yalnızca diğer darbecilerin cezalandırılmasını istiyor. En uzun hapis cezalarının darbeci olmayan muhaliflere verildiğini öğrenmek beni sarstı. Neredeyse tamamı darbeli insanlardan oluşan bir toplumla karşı karşıyayuım. Türkiye, yazılı olmayan gizli bir anayasayla yönetiliyor sanki. Anayasa maddelerini boşuna değiştiriyorlar çünkü uygulamaya niyetleri yok. Gelecek günler yalnızca Türkler için değil, benim için de epey zor geçecek. Darbeli matkabın iğrenç sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor, bir kez daha duymaya dayanamam. Üstelik, ekip başının evimin mutfak ve banyosuna bakışından korktum. Üniversite misafirhanesinde yer ayarlamaya çalışacağım. O olmazsa, yakınlarda bir otele yerleşirim. Çevresinde inşaat yapılmayan bir otel bulabilecek miyim? Bilemiyorum.

 Ali Sefünç

 

Temsili resim, Ayhan Uçmaklı'nın eseridir.

Bir önceki yazı